RÜYA HANIM

18/2/2007 ·

 

 

    Mahcubum. İçimin bütün sokaklarıyla aldandım ve susmanın anahtarına perçinledim sözcüklerinizi. İkimizi “biz” kılacak sözcükleri geçersiz kıldım. Oysaki, ağzınızı ağzımla mühürlemenin sonuçlarını yaşamalıydı gece. Damgasını kalbimle vurduğum pullarla kimselere yazılmamış mektuplar göndermeliydim size. Bakın, güz utanıyor sarışınlığından. Yaprakların rüzgârla olan dansına tanık olan  çınar ağaçları, dallarındaki kuruluğa aldırmadan hayata yüzünü dönmeye çalışıyor.

 

   Mahcubum;  kış güneşi kadar. Dar penceremden sızın ölgün ışıkla sabaha uyanma nedenlerim azalıyor. Herkes uzakta; siz ıssızlıktasınız. Sezdirmeden yağan kar yokluğunuzu bir tipi gibi vuruyor yüzüme. Islık çalarak dolaştığım caddeler bir bir yüzüme kapatıyor aydınlık kapılarını. Anımsayın; ne kadar kalabalıktım öykülerinizde. Saçınızın dalgalı çoğulluğunda ne kadar çoktu ellerim. Ansızın ve kadar çok çocuktum. Sevincim elma şekeri, sözcüklerimde “r”ler aksardı, adeta..

 

   Biz o zamanlar karanfil kokulu çay yudumlardık sizinle; hepimizin çocukluğu kokardık. Annelerimiz masal güzelliğinde; güvende olmanın tılsımı çoğalırdı içimizdeki demde.

 

   Ama bakın, bahar “Rüya Hanım” olmaya yelteniyor. Güz’ün öyle bir olanağı kalmadı, kendisine yeni aşklar edindi müziğin dumanlı mevsimlerinden. Bendeki gizini ve gücünü yitireliberi değişti o mevsimin adı. Bu yüzden gözlerim yüzünüzün ana caddelerinde unuttu renklerini. Tek başına olmanın kalabalığında, utanarak da olsa, alkolün ve geçimsizliğin şairi kıldı özgeçmişimi.

 

   Eski çaydanlıklara diktiğimiz sardunyaları düşünün, Rüya Hanım. Sizin cansuyunu verdiğiniz o sardunyaları nasıl unutabilir bu hırçın kalbim? Balkonda güneşlenmeye bıraktığımız kilimlerin ve battaniyelerin sustuklarını anımsayın..

 

   Bilemezdim; kimse bilemezdi huzurun yalın günlerinde zamanın vefasızlaşacağını. Eriyen mumdaki ışığın ve ateşin yasaklanacağını… Bir fincan kahvenin başınaydı her şey, sanki. Mutluluk çiçek açmış badem ağaçlarının mevsimiydi. Ah ki, güneşin erken gelen yalanlarına inandık. Bilemezdim; ölümlüler de bilemezdi istasyonların sadece ayrılığa değil kavuşmaya da neden olduklarını..

 

   Ölü bedenini göğe çeviren kumrunun mezarlığında susku çığlıklarıyla içime şelaleler akıttım, Rüya Hanım. İmkânsız yokluğunuzun her anını damla damla yaşadım. Bundandır uzun bacaklı kadınlar nefretle andı beni; içimin dehlizlerine kapandım. Jilet keskinliğinde şarkılar avuçladım, sert şiirler ezberledim, kırık aynaların tarihiyle yıkadım yüzümü.

 

   Ömrümdeki sis sizdiniz, Rüya Hanım. Siz gittiğinizden ya da ben sizden gittiğimden bu yana büsbütün Kasım karmaşasında ellerim. Dudaklarımda kurumuş dere yataklarının yaz yalnızlığı. Tenimi saymıyorum, bakın. Kollarımda büyüyen yokluğunuzdan bahsetmiyorum, incinmelerin geçmişine göndermiyorum tümceleri, uykularımda gezinen sustalının kostak adımlarını hepten geçiyorum. O yenik adam benim, evet. Çıldırmanın eşiğindeki meczup kırıntısı, kederin tüm sokaklarını ezbere bilen yalvaç, anlamsızlığın avlusundaki solgun ikindi, kuşların terk ettiği kupkuru söğüt ağacı, yalnızlığın cinayete yeltenen kalabalığında kaypak gözyaşları…

   Sabahladığım otel lobilerini mi yazmalıyım size? Gölmarmara’da kimin çocukluğu karşıladı beni, Akhisar’da neden bulundum? Bursa’da kaza yapmış bir kamyonun paçalığındaki yazı açıklıyordu her şeyi, nasılsa: “Dünya bir terazi, tartılıyoruz”.

 

   Belki Eskişehir’den bahsetmeliyim, size. Porsuk Nehri’nin rüzgârla bir olup yüzümü nasıl kamçıladığını yazmalıyım. Bir ara neden Kırşehir’de olduğumu, Bartın’da alkole neden abandığımı, Kars’ta ne kadar çok dayak  yediğimi, Ankara’da ne kadar çok yalnızlık çektiğimi, Denizli’nin pamuk kokulu caddelerini yazmalıyım… Ama en çok da Karaburun’dan, sümbülün ve nergisin doğduğu kasabadan söz etmeliyim size.. Bir sözcüğünü çaldım diye selamı sabahı kesip sincaplara ve şairlere küsen ıhlamur ağaçlarının ayrıntılarına girmemeliyim..  

 

   Geçelim şimdi bunları, metruk evler kazıyorum belleğime; o evlerdeki ahşap pencerelerin rüzgâra karşı camsız duruşlarını. Gam’dır bu! Çimenlerine çiğ düşmüş sabahların güneşi bekleyen yüzü gibi değil; şiddetli lodosun sürüklediği gemilerin  açıkta karaya oturması gibi, gam’dır. Çiçek satan çingene kadınların ellerine sinmiş orkide kokuları kadar, kasımpatındaki beyaz, güldeki ayrıntı kadar gam’dır. Buğulu camlardan süzülen damlalarla şiir yazmanın seyrindeki  gam’dır hem de. Kahve kokularını anımsatmayın, ne olur.

 

   Kimseyi getirmeyen istasyonlarda kalbi sızlayan insanların kimsesi kim olacak?

 

   Bir sabahçı kahvesinde tahta bavuluna yaslanarak uyuyan adamların gözlerindeki boşluğa kim tanık olacak?

 

   Kirpikleri sağanağa kapanan kadınlara Ahmet Erhan’dan,

 

   “Bilirsin bir tek yağmur damlasında

     bile boğulmaktır benim tek ayrıcalığım”

 

dizelerini kim okuyacak?

 

   Bakışını özlediklerimiz hangi karanlığın perdelerini çekiyor karanlığın pencerelerine?

 

   Gözlerimi bağladıklarını  anımsıyor musunuz, sizi nasıl sustuğumu? Yırtık afişler boyu sizi sustuğumu, uzakta kalmanın, uzakta bırakılmanın, aşksız ve mektupsuz yılların toplamını sorguluyor musunuz?

 

   Söz burada hezeyan oluyor, çıkmaz sokaklarda kendisini yitiriyor tümceler. Ha insafsız şarkılarla bıçaklanıyorum, ha kollarımda olmadığınız gecelerin tutanağını imzalıyorum hayata.

 

   Eskiyen yanlışlık çıkmazından nasıl dönüleceğini, bütün kapılara inat sokağa çıkmanın; ama kendi içinden çıkamamanın öykülerini anlatın.

 

   Ağlarsak arınır mıyız? Bunu Menekşe Hanım’a danışın ve yanıtlayın, ne olur.

 

   Bizden hayata kalanları kim sorgulayacak?

 

   Oyunlarımızdaki masumiyetten ne kalacak hayata?

 

 

   Geriye kalan insanlar geride ne bıraktıklarını ne zaman anlayacak?

 

   Saçları okşanmamış insanların da tarihi yazılmalı, Rüya Hanım. Gelip acının saatlerini durdurun. Zamanın fiyakasını bozun, yatakların yalnızlığını kundaklayın, hayatın küfürlü yüzünü tokatlayın  yüzümde, artık. Sağanaktan sonraki ürkekliğin ve kuşkunun evlerine gidelim sizinle. Yenilmiş adamlarla söyleşelim. Yüzü avucunun içinde kadınlardan cenaze törenlerine ait ağıtlar dinleyelim, sesini saklayan adamlara saati soralım, zamanı sorgulayalım dilencilerle. Hayatın karnını tekmeleyerek baharın gelmesinde ısrar edelim.

 

   Sizi bekliyorum, Rüya Hanım.

 

   Buradayım; imkânsızlıkta!..

 

 

                                 

 

                                                                                  Ege, Şubat 2007

                                                                                C. Hakkı Zariç

                                                                                                    chzaric@gmail.com

  

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (1) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

1 yorum yazılmıştır

Yazan:isimsiz | Tarih: 2007-02-18 22:51:20
Konu: EĞER

O’nu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz...
Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin...
O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...
sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,
ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa...
dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...
hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse...
elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, O’nun yüzü pembeyse,
kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...
her şiirde anlatılan O’ysa... her filmin kahramanı O... her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa...
bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,
iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...
iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...
eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu adınız gibi biliyorsanız...
mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...
kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...
özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...
hem kimseler duymasın, hem cümlealem bilsin istiyorsanız...
O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse...
ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse...
gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;
bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O’nun yüzü suyu hürmetine...
uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa...
dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa,
nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız...
kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim...
gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...
Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...
...o halde bugün sizin gününüz!..
"Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

Can DÜNDAR








Bağlantı » »

« Önceki :: Sonraki »